| Şu an Dergibi.com'un 1999-2010 Mart arasında yayınlanan arşiv içeriğine erişmektesiniz. Güncel siteye gitmek için lütfen tıklayınız! |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • ELEŞTİRİ |
Bugün: |
|
'Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı' üzerine bir derkenar
Yunus Nadir Eraslan
İşte bu yazımda “Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı” adlı hikâyenin sayfa kenarlarına –derkenar- düştüğüm notları paylaşacağım. Her kitap bir yudum su gibi öyle bir oturmada okunmaz. İstisnasız Kutlu’nun tüm kitapları bir oturuşta kendisini okutan kitaplardandır. Bu bağlamda Mustafa Kutlu hikâyesi özel bir yere sahiptir. Şöyle ki: Sözgelimi müzisyensiniz ve kendinize bir enstrüman alacaksınız. Eğer müzisyenseniz alacağınız enstrümanın da en azından işinin ehli bir elden çıkması gerekir ki o enstrümanda bastığınız notayı gerçek değeriyle çıkarabilesiniz. İşinin ehli usta derken; seçtiği ağaçtan tutun da o ağacı hangi şartlarda kaç yıl bekleteceğini, ağacı neresinden kesip nasıl oyacağını, hangi ağaçtan hangi renkte bir sesin çıkacağını bilen ustalardan bahsediyorum. Sadece bunlar mı? Ya işçilik… Daha vitrinde gördüğünüz zaman kadim bir geleneğin terbiye ettiği usta bir elden çıkmış bir enstrüman olduğunu ehil olanın anlamaması mümkün değildir. İyi de bu anlattıklarının Mustafa Kutlu’nun hikâyesi ile ne ilgisi var dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bir müzisyen için nasıl iyi bir enstrüman şartsa, iyi bir okur için de usta bir elden çıkmış iyi kitap şarttır. Dolayısıyla her hikâye iyi değildir. Usta bir elden çıkmayan bir enstrüman nasıl ki notanın gerçek sesini veremez kulağınızı kirletirse usta bir kalemden çıkmayan hikaye de aynı mesabede kulağınızı kirletir, sizin dilinizi, dimağınızı bozar. Tüm kitaplarında dil hassasiyetini muhafaza eden ve sanki pergelin sabit ayağı gibi bir ayağını dil hassasiyetinde sabitleyen diğer ayağıyla da doğduğu topraklarda gezinen bizden biridir o. Bizi bizim gibi konuşur. Tarkovsky’nin kamerasındaki yeteneğin Mustafa Kutlu’nun kaleminde olduğu bir gerçektir. İnsanın yüzünü anlatırken içini de gösteriyor. Mekânları anlatırken kadim bir ontolojik kaygıyı tırnaklarınıza kadar hissediyorsunuz. Çok merak ediyorum doğrusu; bu kadar ayrıntıyı görebilen birinin gerçek hayatta nasıl yürüdüğünü. İstisnasız ustanın tüm hikâyelerinde mekânlar üç boyutludur. Hatta kahramanın yanına bir iskemle de siz çeker oturursunuz; bu bile mümkündür. Size latif bir dil ile nasıl konuşacağınızı dahi öğretir. Mecazları, deyimleri, atasözlerini; hülasa dilinizin tüm inceliklerini öğrenirsiniz. Bir seyyah olur gezersiniz öykülerde. Gelelim mumaileyh bahsettiğim derkenar kabilinden notlarıma. İlk notumu 37. sayfada Eğin kasabasının tasviri için yazmışım. Demişim ki: “ Tıpkı bir kamera titizliğiyle işlenmiş. Belgesel için çok uygun bir metin.” Okur için kısa bir alıntı yapmadan edemeyeceğim. Zira bu paragrafı yazmak dahi benim için fevkalade bir zevktir.“Eğin Fırat nehrinin daralan ve uzayan, adeta bir boğazı andıran noktasında kurulmuştur. İki yandan yükselen dağlar nehre doğru dik inerler. Dolayısıyla ziraat için elverişli bir arazisi yoktur. Belki bu sebeple ticaret ve ziraat merkezi olmuştur. Bir başka özellik ise kaza merkezindeki eski cami dibinden kaynayan, adı Kadıgölü olan büyük bir su kaynağıdır. Kadıgölü’nün suyu yaz-kış çok bol ve buz gibidir. Bu suyun çıktığı yerden Fırat’a karışıncaya kadar indiği mesafe üzerinde sekiz on değirmenin döndüğü söylenmektedir. Eğin’de halıcılık oldukça gelişmiş; Eğin halıları zamanında Bünyan, Uşak, Gördes halıları ayarında sayılırmış. Fevkalade zengin bir ahşap arastası olup; bu çarşıda tuhafiye, zücaciye, demirci, bakırcı, saraç,semerci, marangoz, kalaycı, terzi ve benzeri hemen bütün ihtiyaçları karşılayan dükkanları vardır….” Bir kez daha otantik bir kasabaya gitmiş gibi olmanın; bakırcı, demirci, saraç, semerci dükkânlarından ritimle çıkan sesin esnafın muhabbetine karıştığını duymuş gibi olmanın zevkini yaşadım. Aslında tahkiye üslubu kadim bir üsluptur. Kelamullah’ın da ye yer başvurduğu bir üslup olarak da bilinir. Meryem annemizin, Yusuf peygamberin hikâyesini ben Kuran’dan daha güzel anlatan görmedim. Diyeceğim o ki mürebbisi kuran olan Kutlu ağabeyin –ağabeyin diyorum zira kitaplarıyla ağabeylik etmiştir bize- gibi gönül erlerinin öykülerinde de haddi, hududu, ölçüyü derinden hissedersiniz. Böylece yazar sizi dolaylı da olsa terbiye eder. Tam da bahis had, hudut, ölçü üzerineyken kitabın yüzüncü sayfasındaki üçüncü paragrafı boydan boya çizmiş ve “Edebiyatın sınırları…” demişim. Bahse konu olan paragrafta usta diyor ki: “Böyle demeyin, özel hayatın mahrem bölgelerine kimsenin girmeye hakkı yoktur. İnsan kendi başından geçeni bile açık-saçık anlatamaz. Burada papaza günah çıkartmıyoruz. Dünyada her şeyin bir hududu var. Onu aşarsa edebiyat edep dairesinden çıkar.” Sonra yüz birinci sayfanın son paragrafına da “ilke” diye bir not düşmüşüm. Usta bu paragrafta da her kalem sahibinin kalemine altın yaldızlarla yazdırması gereken bir düstur söylüyor: ”…edebiyat esas itibari ile ulvi olana yönelmeli. Ulvi olanın vücut bulması için süfli olanın zikredilmesi zaruri olsa bile bunun bir ölçüsü vardır. Biliyorum bizler hem eşref-i mahlukatız, hem de bir anda esfel-i safiline yuvarlanacak durumdayız. Bahis mevzuu ettiğiniz sahneleri yazmayı edebiyattan, sanattan saymıyorum. Her ne yaparsak yapalım Hududullah’a bağlı kalmak ilkemiz olmalıdır. Ustanın hemen tüm hikâyelerinde geleneğin yerini kültüre devretmesini ve bu zorlama dönüşümün derin sancılarını hissediyorsunuz. Yokuşa Akan Sular’da Bican’ın gözünden anlatılan baş döndürücü ve bir o kadar da toplumu yutan, yok eden değişim, Tahir Sami Bey’inin Özel Hayatı’nda da Tahir Sami’nin hayatının bir belgesel titizliğiyle ele alınmasıyla anlatılıyor. Tüm hikâyelerinde olduğu gibi Tahir Sami Bey’inin Özel Hayatı’nda da insani ilişkiler o kadar canlı, öylesine doğal ve görsel bir üslupla anlatılıyor ki eski ile yeni arasındaki oluşan uçurumu müşahede etmek hiç de zor olmuyor. Konuyla ilgili o kadar çok ve de birbirinden güzel paragraf var ki ben burada altmış birinci sayfadan alıntıyla yetineceğim. “ Ziya ustanın ciltçi dükkanı artık mesleğin icra edildiği yer olmaktan çıkmış, bir sohbet haneye dönüşmüştü. Ziya sabahtan öğleye kadar işi varsa çalışır, öğleden sonrasını dostlarıyla sohbete ayırırdı. Çarşıda şöhreti vardı. Herkesin bir liraya yaptığı cildi o on liraya yapardı. Bir cilt üzerinde ziya ustanın imzası varsa o kitap ayrı bir değer kazanırdı. Böyle usta sayısı İstanbul’da artık bir elin beş parmağını geçmiyordu. Ziya usta az ama kaliteli iş yapıyor, “Allah’ıma şükür” deyip geçiniyordu. Dükkânın her yanı çiçek saksılarıyla dolu idi. Onlarla tek tek ilgilenir, hepsiyle ayrı ayrı konuşur, çiçeklere insan muamelesi yapardı. Çiçek meraklısı birkaç ahbabı ara sıra uğradığında sonu gelmeyen bir sohbet açılır, tohumlar ortaya saçılır, birbirlerinden fide alırlar, bir mum çiçeği üzerine saatlerce konuşurlardı. Dükkana gelenler sadece çiçek meraklılarından oluşmuyordu. Ah bu eski dünyanın insanları. Maddi alış-verişten çok manevi alış-verişin yapıldığı yerler; arkadaşlığın, sohbetin koyulaştığı yerler…” Uzun yıllar önceydi. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa Sadık Yalsızuçanlar’ın Şehirleri Süsleyen Yolcu nam öykü kitabı için Mustafa Kutlu’nun “Metinleri Süsleyen Yolcu” serlevhalı bir eleştiri yazısı Zaman Gazetesinde yayınlanmıştı. İlgiyle okumuştum. Orada usta kapalı ve süslü anlatımın hikayeyi örttüğü, olay, zaman, mekan bağıntısının hikayenin asli unsurları olduğu bu bağlamda hikayeden ziyade metnin ön planda olduğu kapalı bir anlatımdan yakınıyordu. Eleştiride göstermiş olduğu bu tavrı eserlerinin tamamında sürdüren ustanın inandığı prensiplere tavizsiz bağlı oluşu dikkatimi celbetmiştir. Hiç hikâye olur da diyalog olmaz mı? Klasik hikâyemizde diyaloglar anlatıcının ağzından söylendiği için örtülü kalmıştır; lakin ben yine de her ustanın iyi diyalog yazamayacağı kanaatindeyim. Kitabın birkaç yerinde rastladığım diyalogları çok beğenmiş olmalıyım ki “zarif diyaloglar” diye not düşmüşüm. Sizleri bu diyaloglarla baş başa bırakmadan evvel eğer okumadıysanız Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı’nı tez almanızı öneririm. “- Ee, mirim, size söylemiştim; ya hanım, ya kitap; birini tercih edeceksiniz.
* Olmuyor efendim olmuyor. Birini tercih etsem öteki darılıyor. İskender Bey’in yapmacık bir merakla:
* Ya olacak şey değil
08.01.2010
|
Alexa Rating
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Yazmasam deli olacaktım. - Sait Faik Abasıyanık |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Künye | Basın Odası | Reklam | Gizlilik Politikası |
|
Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.
© 1999 -
2000 - 2001 -
2002 - 2003 -
2004 - 2005 -
2006 - 2007 -
2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi |